ilk mucizesi
Şimdi dünya üzerinde bir müddet zaman geçmiş, bizim bir bilincimiz varmış da o uyuyormuş, mesela annemizle babamız vesile olmuş, parçalarımız varmış, onları bulmak için start verilmiş, şimdi değil şimdi değil çook önce, hani söz verdiğimiz mecliste, orada, keşfetmişiz keşfetmişiz, sonra keşiflerimizle, adımızla doğmuşuz, yazılanla, sonra hoop biz de bir bilinç olarak var’ız, yok zaten vardık, dünyaya inmişiz, biraz acı olmuş -annemiz için daha ağır bi’ iniş. Ama o acı, bi’ kadını anne yapıyor- meğerse bazı şeyler elimizden geliyormuş -yazılmamışsa okunamaz ki- kalblerimiz varmış ve evirilip bir çevirilebiliyormuş -çok ilgimi çekiyor bu konu- hiçbir şeyden emin olamazmışız -tek hakikat bu mu-. Bir tek firavunlar kendilerinden eminmiş, sanki topraktan yaratılmamış, toprağa verilmeyecekmiş gibi. [Toprağa verilmek ne güzel söz.] Sen bizim şehre bi’ gel, seni hâlinden tanırlar. Baruttan, kahkahadan, kibirden sıyırıp sesini tanırız. Sonra şarkıları hep dua gibi olanlar var ya, sanki o sesleri dinlerken, dua ediyormuş gibi, en güzeline en güzel hâlimizle, şey gibi ‘mevlâm ayrılık vermesin gökte uçan kuşa leylâm’ ya da ‘seni terk etmedi seni bırakıp gitmedi’ ve bu kadar yürekten çağırırım seni. Kavmini bir topraktan almışlar mesela mesela mesela bir başka toprağa yazmışlar belki de sevdiğin orda diyedir bu büyük göç. Öyleyse.
-Orada birbirimizi nasıl bulucaz.
-Burada nasıl bulduysak öyle bulucaz.
Konakladığımız yerlere ağaç dikmeliyiz. Dostum bu çok derin bir mevzû.