teskin
bir ân önce silkinmen için önce kitaplarının hepsini kaldırdım. onun yerine tarihteki ‘kütüphane yangınları’ ve akabinde insanın nasıl yeniden, tarihi ve kendini ve tanrıyı kurguladığını anlatan hikayeleri raflara yerleştirdim. en sevdiğin kitabın olduğu yere, dolabı açtığında ağzını burnunu kırsın diye otomatik yumruk atan bir boks eldiveni koyup, ucuna da şunu yazdım: ‘neden çıkmayalım bu özürlü takvimden/aptalların gramerinden, mitoloji filan bilenlerin’
sen, deliye döndün. ki okuduğun, öğrenmeye çalıştığın zamanlarda da, bütün diğer okumuşlar gibi aklının pek de başında olmadığını iddia ediyordun. bunca kitaptan, sende kalan neydi. bunca keşif, bunca gün, bunca sabah, bunca seher vakti, bunca serçekuş, bunca günışığından sana kalan değil yok, senin ona karıştığın şey neydi. eğer aidolduğun şeyi arıyorsan, bu seslerden, bunca matbu çılgınlıktan geriye kalan, mümkünler mekânında asla imkânsızlık diye bir şey olmadığını bilirsin de üstelik. sükûn. teskin.
kitap dediğin şey, her ân seninle konuşan birşeymiş mesela. sana seslenen ve senin ona anlattığın bişey. illâ iki kapak, illâ hamur baskı, illâ a kalite cilt, mızmız çilekeşlerin raflarında ve dipnotlarında, süslü kelimeleriyle. o, ‘felaketler aslında nimettir’ düsturunca senin elinden alındığında, ona seslenemeyecek hâle düşüyorsan, maddenden hiç yorulmamışsın demek ki zaten. buradan sonra her nereye yürüyeceksen, burada içine kattıkların ve iç oldukların hariç, gideceğin yere zaten pek de bir şey götürebileceğini zannetmiyorum.