January 2012
2 posts
.
vecd, vücud, mevcud, insanın içinde bulduğu şey: vicdan. ‘üflenen nefes’in insan ruhundaki tezahürü. onu muhafaza etmek, onu daha da güzelleştirecek şeyleri aramakla, bu yolda yorulmakla sınanmış, insan. ve bir de ‘orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek biri’.
gececiler yeni uyumuş gündüzcüler henüz uyanmamışken, uykudan daha hayırlı bir şey için gözlerimizi açtığımızda,...
'Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden...
şimdi kulaklığımızı takıp toprağa uzanabiliriz.
December 2011
3 posts
az önce oldu da
biri ihsanoktayanar diyince gözlerim doluyor.
bir süredir oluyordu
bak diyorum bunu daha önce ucuz metinlerde anlattılar dersen ağzını kırarım dur şaka şaka el kaldırdığım nerede görülmüş ben en fazla masaya yumruk atıp bileğimi incitmişimdir ama yok bir keresinde duvar yumruklamışlığım da vardır tavsiye ederim ağızlarınız sizin ağızlarınız ve kâfi miktar mazlumsam gerçek sahibim o ağzınızı bir güzel kırar ama yok mesela benim kalbimden çok var ve kalb bu...
November 2011
4 posts
Siz nasıl uyandınız peki?
Hiçbir zaman dünyaya ait gibi hissetmiyordum kendimi....
– kalbim.
October 2011
3 posts
.
Şu an ona çok uzaktayım, ama bir yandan da çok yakın hissediyorum. Tuhaf. Yeni sûretini gördüm. Böyle de çok güzel. Endişesi, üzüntüsü daha da belirgin hâle gelmiş. Ama muzipliği de katmerlenmiş. Daha bir çocuk gibi. Aslında bir aksakal. Yüzü, Arap alfabesinden bir harfi andırıyor. Yaşına göre yeni bıraktığı sakalları daha siyah. İçinde beyaz gölgeler var. Beyaz gölge evet. Artık gözlük...
.
çoksevdiğimizbirileri gösterişsiz, uzun ve güzel bir hikâye anlatsın. hikâye, kelimelerden kalbe tenezzül etsin. kelimelerin kökleri açılsın, bulunsun, bilinsin, netice: teskin. sadece buna ihtiyacımız var gibi bir zaman. annane, nolur ben uyuyabilene kadar anlat, sadece buna, senin anlatacağın o gösterişsiz, uzun ve güzel hikâyelere ihtiyacım var.
September 2011
2 posts
yoksa sen? →
Yürümeyi öğrendiğimden beri sana yürüyorum. Konuşmayı öğrendiğimden beri hecelerimin arasında senin sesin. İlk seninle sarıldık, öldüğümde son defa sen sarılacaksın.
Senaryo gereği seni hiç görmedim, hep arkam dönükken oraya koymuşlar seni, kimse yokken öten kuşların sesini duyan diğer kuşlardan biri, belki binlerce yıldır insan görmemiş ağaçların hışırtısı, binlerce fersah dipteki...
'biraz daha başka şeylerden uzak'
sırlanmış, parlak camdan aynalarda değil de, bulanık camlarda kendimi seyretmeye bayıldığımı keşfettim. asla tam olarak seçemediğim manzara ve ‘ben’. bu ben miyim. keşfetmek çok eylenceli. parlak aynalardan ürkerken, meğersem benim yuvammış diye silûetimle oynuyorum. mesela dün vapura bindim ve tam camın karşısına oturmuşum. gene silûet olmuşum sanki oyun gibi bişey. o an içim içime...
August 2011
2 posts
.
biz bir araya gelince, yanımızda o an çok sevdiğimiz kitaplardan biri olur. kendiliğinden oluyor bu. onlarca kez okunmuş, karalanmış, cümlelerin yanına cümleler eklenmiş, sayfalarının belki bazısı yırtılmış, çay, kahve ve mürekkep lekeleriyle dolu kitaplar. parlak, süslü ciltleri özenle hırpalanmış, fiyat etiketleri kazınmış kitaplar. hatta sevdiğimiz kitapların sevdiğimiz bölümlerini kesip...
July 2011
1 post
June 2011
6 posts
.
ne kadar uzaksın böyle. [seni daha iyi görebilmek için.] birisi hakkında “o çoksevdiğimizbiri sonsuz uykusunda” dedi. hâ? ne? nasıl? hayııır. hem o uyumayı sevmez ki, gözlerini dinlendirecek kadar belki, onu rüyasında görecek kadar uyur, yoksa çok sıkılır, kesin uyumuyordur. sonra hadi gel biraz yürüyelim oldu. o ne zaman yürüyelim dese ayaklarıma can geliyor. peki diyip kalktım....
nasıl anlatsam
anlatamıyorum. [ne mutlu ne mutlu] insan, aklının yettiği bütün anlatım tekniklerini kullandı. [tüketmekle keşfetmek arasındaki gezegenler] zirveye çıktı ve şimdi imparatorluklar gibi kendi kendisini yıkmakla meşgul. [coğrafi tüketişler, rahmanî tükenişler] bu belli zaman dilimlerinde zaten olan bişey. [neçokbilmiş] insanlığın kendi safrasını kusması gibi. [kitabdan biliyoruz heralde] yeni bir...
May 2011
3 posts
.
farkettirildim. meğerse zaten okuduğum kitaplara yazılmışsın. baktım baktım baktım sana. yakından bakınca daha da güzelsin. “tanrı’nın oyuncakçı dükkanı” demişti şair baba. bunu otobüste bazen ayakta giderken saçlarımın oradan oraya sallanmasından anlıyorum. dağlara çıktığımız gün kokusunu duyduğumuz topraktan. toprak da yakından bakınca daha güzel. o zaman dua edelim, karşımıza...
yâ
aslında.
şey.
anlatamadıklarını çok güzel anlatan anlatıcılar için son olarak “her şeyi söyleme özgürlüğü çok ciddi politik bir silahtır, ancak kendisini derhal bir kurgu olarak nötrleştirebilen bir silah” dedi ve kürsüden indi. aslında bunları yürüyerek anlatmayı isterdi. referanslar, dipnotlar, kağıtlar. ‘selüloz akıl’ insanlar. bir an önce eve gidip ekmek pişirmeli...
April 2011
5 posts
babam, benim için ağaç dikmiş. ‘can suyunu da adını söyleyerek verdim, senin oldular’ dedi. ben de onların oldum. ağaçların oldum. can suyu. ha ağaçların canı ha benim canım.
ilk mucizesi →
Şimdi dünya üzerinde bir müddet zaman geçmiş, bizim bir bilincimiz varmış da o uyuyormuş, mesela annemizle babamız vesile olmuş, parçalarımız varmış, onları bulmak için start verilmiş, şimdi değil şimdi değil çook önce, hani söz verdiğimiz mecliste, orada, keşfetmişiz keşfetmişiz, sonra keşiflerimizle, adımızla doğmuşuz, yazılanla, sonra hoop biz de bir bilinç olarak var’ız, yok zaten...
şair baba şair baba şair baba ben seni çok... →
gel kalbime in. kelâmınla gel. kalbime in. bir inşikak hayreti. olur mu. “sonunda o’na varacaksın” hey. bütün eşyalarımı bıraktım, en sevdiğim aynayı kırdım, sen gel. kalbim. in. tenezzül et.
çün, baktım ki ‘sabır seni ele geçiren şeye karşı isyan etmektir’ kendini yıkıp yıkıp hicret etmektir. bak özneyi sakladım. özneyi saklayabildiğimiz için türkçe, çok güzel bir...
March 2011
4 posts
.
ilhamla başlayıp ilhamla devam ettiği hâlde, yani evet şu an gördüğün kar gibi, maddesinin sabit olmadığını bilip de kalbi ordan oraya konuyor, öyle biri. ama insan, ‘bir şey acır içimde bu göğsüme ne kattın?’
hani o okuduğumuz, sanki burada bir tutsakmış gibi kıvrananlardan değil de, burada bitirilicek işlerin, söylenecek şarkıların, yürünecek sokakların, dinlenecek kalb atışların...
teskin
bir ân önce silkinmen için önce kitaplarının hepsini kaldırdım. onun yerine tarihteki ‘kütüphane yangınları’ ve akabinde insanın nasıl yeniden, tarihi ve kendini ve tanrıyı kurguladığını anlatan hikayeleri raflara yerleştirdim. en sevdiğin kitabın olduğu yere, dolabı açtığında ağzını burnunu kırsın diye otomatik yumruk atan bir boks eldiveni koyup, ucuna da şunu yazdım: ‘neden...
February 2011
3 posts
dünya
‘İnsanlık o kadar acı çekti ki, artık insanın acı çekme duygusu köreldi. Bu çok tehlikeli. Ve işte bu yüzden insanlığın kan döküp acı çekerek kurtulması, artık imkânsız.’ *
.
annanem, dedemin ‘seyahat iyidir, kalbi hafifletir’ dediğini söyler. aynı şehrin içinde bir rumeli bir anadolu. insan için de ait olduğu bir yer, aslında yoktur.
dünya kendini tekrar ediyor. ‘we are eternal all this pain is an illusion.’
.
Tramvayda yine bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Onca elbisenin altında var mıyız belli değil yoksa yok muyuz. Ayağımız toprağa toprak olduğunu bilerek basıyor. Hiçbir şeyden emin değiliz ‘zamanlar hummalı’. Vitrine konmuş kocaman tv’lerden gördüğümüz kadarıyla dünya karmakarışık. Hâllerimizden bilmeye çalıştığımız kadarıyla zaten ne zaman karmakarışık değildi ki. Bana eşlik eden o’na,...
January 2011
9 posts
.
ne yapsam dünyayı neresinden tutup tepetaklak etsem de karıştırsam kurulu düzenleri, muktedirleri, asırlardır aynı şehirde yaşayanları hakikati anlamak için restorasyonla ayakta tuttukları sütunları övenleri, seni hep burada bulmak bana huzur veriyor diyen huzuryiyicileri ‘ben yokum’ sazda, sözde, neşede, elini tutup üstünü örterim, kütüphanelerden korkumun sebebi de bunca kitab neyi...
o dediğin sana benzer
burlarda kuş dili konuştuğum için sesimi sadece süleymanmeşrebliler anlayabiliyordu. o dediğim bana benzer.
yazdıklarınızı okuyorum çünkü beş yaşından beri okuma bildiğimi farkettim. sene ikibinonbir.
yani bak burada.
imâ yok mecaz yok.
şu ağacın olduğu yerde.
mükemmelliğini değil de acziyetini bilip sevdiklerimiz var ya. mükemmellik kiloyla satılıyor şu zaman zaten. nadir bulunan şey acz....
'beni kınama arkamdan ağlama'
her âhın bir çığırtkanı da var, yanında bitiyorlar, vicdânınıza seslenicek ya, mesajın yerine gittiğinden emin olmalı. tam garanti sıfır güven. sene ocak 2011. istisnasız dünya böyle tarih böyle. her ânın, hatırlatılması değil hatırlanması, içe atılması değil iç olunması gereken. al tut evet evet o, şimdi ateş parçası ama yok yeter ki senin iç’in yanmasın de mi. dün ‘çokgüzeldi...
‘Hepimiz Hrant’ız bence ne demektir’
Sevgili eşine yazdığı o yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi’ye… seni tanımıyordum, Hrant, yeterince tanımıyordum, evet, fakat gördükten sonra o gün küskün bir çocuk gibi orada, kaldırımda, yüzükoyun uzanmış, öyle büyük, destansı, öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe, hak edilmiş onura benzeyen bir erinçle uyurkenki...
.
‘o zaman mutlaka izle, çok seversin, ama dağılma sakın’ dedi. çokgüzel bir sesi var.
kırk yama: kitap / bitap →
çok fazla okuma sadece gösterişli bir cahil yaratır. hiçbir çağda günümüzde olduğu kadar çok okuma olmadı ve yine de hiç bundan daha az öğrenme olmadı dünyada…
bunca kitap bizi dünyanın kitabını ihmal etmeye sevk ediyor; halbuki bunca kitabı okusak bile her birimiz sadece kendi sayfamıza bağlı kalıyoruz
[emile / jean-jacques rousseau ]
aslında yalnız kitap açıp kapayan bir bilgin sonunda...
‘orda yaşayan biri var’ evet yol var elbet bir hâl çâresi var elbet elbette bunlar var şunlar var el ele tutuşup geçicez o şehrin ortasından gaste okumadan ve ekmekleri pişirdikten sonra ama önce ‘gel beni bul beni bul beni buuul’ ve o zaman hep birlikte söylüyoruz evet hep.si.ni. bu.lu.cam. bir. bir. ye.ri.ne. ko.yu.cam. bir. bir. hep.si.ni. bu.lu.cam. bir. bir. ye.ri.ne. ko.yu.cam. bir. bir.
December 2010
9 posts
:
‘gene bişey anlamadım ama
elbet bir hâl çâresi vardır’
hiçbirşey olmamış gibi hissi
araya bişeylerbişeyler girmiş neticede insan bu hergün neler okuyoruz gastelerde içimizden bişeyler kopuyor sanki hani 1000 yılın en büyük buz kütlesi kutublardan kopmuş da hepimizin kurtulmak için ağrı dağına çıkması gerekiyormuş gibi hepimizin kurtulmak için bir nasuhmahruki olması gerekiyormuş gibi sanki ‘nuh tufanı reloaded’ ve sanki helâk olmak üzere olan bir kavmin mucize...